Yıldız Evrimi: Yıldızların Doğumu, Yaşamı ve Ölümü

Bütün yıldızlar yaşama aynı şekilde başlar, molekül bulutu olarak tanımlanabilecek bir nebula milyonlarca yıllık bir doğum sürecinde kütle çekimi etkisiyle yavaş yavaş öbeklenmeye başlar. Bu öbeklenmeye galaksinin başka köşelerindeki patlama gibi yüksek enerji açığa çıkaran durumların bulutu hareketlendirmesi sebep olur (Havada süzülen bir dumanı elinizi sallayarak rahatsız etmeniz gibi).

eagle-nebula-11174_640

melaba

Öbek kütle çekim potensiyel enerjisine sahiptir ve yavaş ama sürekli bir biçimde nebuladaki maddeleri yutmaya başlar. Yuttukça daha fazla sıkışır ve dönüşünün de etkisiyle sürtünmeden dolayı çok yüksek sıcaklıklara ulaşır. Yıldızın henüz ateşlenmemiş fakat biçim olarak şekillenmiş çoğunlukla helyum moleküllerinin bir araya gelmiş haline protostar (önyıldız) adı verilir. Bir yıldızın protostar hali milyonlarca sürer, bu süre içerisinde madde emmeye ve giderek ısınmaya devam eder. Protostar helyüm füzyonu yapabilecek ısıya ulaştığında yıldız ateşlenir ve doğum süreci bitmiş olur. Eğer hidrojen füzyonu yapacak ısıya ulaşamazsa kahverengi cüce adını alır, bu ışık saçan bir yapı değildir, daha büyük bir Jüpiter olarak hayal edilebilir.

Yıldızlar hidrostatik dengedeki yapılardır. İçeriye doğru muazzam bir kütle çekimi, dışarıya doğru aynı şiddette nükleer tepkimenin itim kuvveti vardır. Bu iki basınç birbirini dengeler ve sıcak gaz öbeği yıldızlar küre şeklinde uzayda dengede dururlar. Eğer kütle ve dolayısıyla kütle çekimi yeterli olmasaydı yıldız çekirdeğinden gelen füzyon patlamalarından dolayı dağılır, ve eğer nükleer tepkime olmasaydı da kütleyi çökmekten tutan bir şey olmadığı için içeri çökerdi. Yıldızların yakıtı bitip tepkimesi durduğunda olan budur, yıldızlar onları dengeleyecek füzyon basıncını kaybettiğinde kütleyi tutan bir şey olmaz ve içeri çöker.

Hidrojen füzyonu yıldızların yaşamının çoğunda ana enerji kaynağıdır. Füzyon iki atomun birleşip yeni bir atom oluşturması anlamına gelir, iki hidrojen birleşip helyum oluşturur ve dışarıya enerji verir. Hidrojenden başlayarak demire kadar füzyon tepkimesi dışarıya enerji verir. Demirden sonra (daha ağır elementlerde) ise dışarıdan enerji alır. Bu durum demirin yıldız yaşamı için ölümcül olmasına yol açar. Hidrojen füzyonu gerçekleştirdiğinde dışarıya enerji vermesinin yanında başlaması için de bir enerjiye ihtiyacı vardır. Çekirdeği 100 milyon dereceye ulaşan protostarlar bu ateşlemeyi gerçekleştirebilir ve hidrojen füzyonu başlamış olur. Böylece yıldız ana dizi (main sequence) yıldızı haline gelirler.

Yıldız ne kadar büyükse o kadar çabuk ölür. Küçük kütleli küçük yıldızlar yakıtlarını çok yavaş yaktıklarından çok uzun süre yaşarlar. Büyük kütleliler ise yakıtlarını çok çabuk tüketirler. Yıldızların yaşamı ve ölümü kütlelerine bağlı olarak değişir. Yıldızlar düşük kütleliyse sadece hidrojen füzyonu yapabilirler, orta kütleliyse helyum füzyonuna ulaşabilirler, yüksek kütlelilerse ise bunun da ötesine geçerler.

my_phone_is_dying

taramalar gözü yoruyor

 

Küçük Yıldızlar

Küçük yıldızlar çok uzun yaşarlar, 10 milyardan 100 milyara kadar ömürleri olabilir. Az kütleye sahip yıldızların tek enerji kaynakları hidrojen füzyonudur. Hidrojeni yavaş yavaş helyuma çevirirler ve çekirdeklerinde helyum birikmeye başlar. Fakat çekirdeği bu helyumu füzyona sokacak ısıya ulaşamadığından hidrojeni bittiğinde bütün enerjisi de bitmiş olur. 0,5 Güneş kütlesinden küçük yıldızlar bu sınıfa girer ve kırmızı cüce olarak adlandırılırlar, öldüklerinde ve ışık saçması bittiğinde kara cüce adını alırlar fakat bunun için geçmesi gereken süre evrenin yaşından (13.6 milyar yıl) daha fazla olduğu için evrende hiç kara cüce olmadığı düşünülüyor.

 

Orta Yıldızlar

Orta yıldızlar 0,5 Güneş kütlesi ile 10 Güneş kütlesi arasında kalan yıldızlar olarak tanımlanır ve sarı cüce olarak anılırlar. Ömürlerinin sonuna doğru kırmızı dev halini alırlar, ardından ise beyaz cüce olarak ölürler.

Hidrojeni helyuma dönüştüren çekirdeğinde helyum birikmeye başlar. Helyum çekirdeği, üzerindeki maddeyi daha fazla çekmeye başlar. Helyum çekirdeğin etrafındaki hidrojen kabuğu her zaman olduğundan daha fazla sıkışır ve ısınır, bu yüksek ısınma hidrojenin olduğundan daha yüksek şiddette füzyon tepkimesi yapmasına ve dolayısıyla daha çok enerjinin, ısının açığa çıkmasına sebep olur. Kabuktaki çekirdeğin sıkıştırmasından dolayı gerçekleşen bu tepki çok kısa bir sürede olur. Yıldız bir anda çok fazla ısınır ve genişler. Parlaklığı bin ile 100 bin kat arası artar.

Çekirdeğin etrafındaki kabuğun ani tepkimelerle şişirdiği yıldız kırmızı dev formunun ilk aşamasına ulaşmıştır. Hidrojen kabuğunun şişirmesinden dolayı geldiği bu hali yaklaşık bir milyar yıl sürer.

Kırmızı devin helyum çekirdeğinin etrafındaki hidrojen kabuğu çok yüksek şiddette tepkime verdiği için çekirdek gittikçe ısınır. Madde birikmesi olduğu için kabuk daha da sıkıştıracaktır, dolayısıyla çekirdek helyum füzyonu yapacak ısıya ulaşır. Şimdiye kadarki süreçte sadece hidrojen helyuma dönüşüyordu, fakat bu aşamadan sonra helyum karbona dönüşecek ve yıldız daha çok enerji kazanmış olacak. Çekirdekte helyum füzyonu oldukça yıldız daha da şişmeye başlar. Bu durum 100 milyon yıl kadar sürer ve artık çekirdekte karbon vardır, onun etrafında helyum kabuğu, üstlerde ise hidrojen. Karbon çekirdeğinin etrafındaki helyum kabuğu da tıpkı daha önceki hidrojen kabuğu gibi füzyon yapmaya başlar ve kırmızı dev en parlak anına ulaşır. Bu süre 1 milyon yıl kadar sürer. Orta yıldızlar karbon füzyonu başlatamazlar ve helyumlar karbona dönüşünce ölürler.

Öldüklerinde çekirdek beyaz cüce olarak kalır, çoğunlukla elektron dejenere maddeden ve karbondan oluşmuştur. Beyaz cüceler uzaydaki dünya boyutlarında elmaslardır. Çekirdeğin dışındaki gaz ise dağılarak nebula halini alır. 1,4 Güneş kütlesinden küçük kütleye sahiptirler. Buna Chandrasekhar limiti denir. Evrendeki yıldızların yüzde 90’ı bu sona sahip olacak, Güneş de dahil. Dünya’nın atmosferinin dağılmasına ve suyun buharlaşmasına sebep olacak.

Sirius_A_and_B_Hubble_photo

from russia with love. aman, diamonds are forever.

 

Büyük Yıldızlar

Büyük yıldızlar yakıtlarını çok daha fazla tükettikleri için daha sıcaktırlar ve bundan dolayı mavi rengindedirler. Orta büyüklükteki yıldızlarla başlangıçta aynı süreçten geçerler, fakat sonları farklıdır. Orta yıldızların aksine karbon füzyonu başlatabilirler. Bu süreç demire gelene kadar devam eder, demire geldiği anda demir füzyonu yıldızın bütün enerjisini emmeye başlar ve yıldızı dışarı doğru iterek dengede tutan bir kuvvet olmadığı için yıldız hızla çökmeye başlar.

550px-Evolved_star_fusion_shells.svg

pembiş pembiş

Bu çöküş beyaz cüce oluşumundaki çöküşten farklıdır çünkü Chandrasekhar limitini aşar. Bunun anlamı, elektron basıncının kütle basıncını dengeleyememesidir. Kütle basıncı protonun etrafındaki elektrona dahi basınç uygular ve onu protonun içine doğru iter. Sonunda nötron oluşmuş olur ve proton ile elektronun birleştiği nükleosentez tepkimesinden dolayı çok büyük enerji açığa çıkar ve süpernova patlamasını oluşturur.

Süpernova patlamaları evrendeki en sıcak yerdir, demirden daha ağır bütün maddeler bu süpernovalarda oluşur. Evrendeki bütün maddeler yıldızların içinde hidrojenden üretildi, demirden daha ağırları ise yıldızlarda üretilemediğinden süpernovalarda üredi, füzyonları için gereken enerji sadece süpernovalarda. Süpernovalar olmasaydı demirden daha ağır altın gibi hiçbir element varolamazdı.

SuperNovaCrabNebula_20120621

yengeç nebulası ya da sana süpernova kalıntısı göstereyim mi tatlı kız

Geriye ise nötron yıldızı kalır. Saf nötrondan oluşan bu yıldızlar açısal momentum korunumundan dolayı çok hızlı dönerler, saniyede binlerce devire kadar varabilir. Yüksek manyetik alanlarına sahip olduklarından yaptıkları ışınım sadece kutuplarında dışarıya çıkabilir. Nasıl ki Dünya’ya uzaydan gelen parçacıklar Dünya’nın manyetik alanından dolayı kutuplara gidiyor ve kutup ışıklarına yol açıyorsa, nötron yıldızının yaptığı ışıma kendi manyetik alanı çok daha güçlü olduğundan dışarı kaçamaz ve doğruca kutuplara gider. Kutuplarda manyetik alan çizgileri yüzeye dik olduğu için kurtulabilir. Bu tip nötron yıldızlarına pulsar denir.

Eğer yıldız çok daha fazla kütleye sahipse nötron dejenere basıncı bile kütleyi dengeleyemez. Nötronlar bile birbirinin içine çökmeye başlar ve sıfır hacme kadar çökerler. Böylece kara delikler oluşur. Tek bir noktada yıldızın kütlesine sahiptir. Işığın dahi kurtulamadığı çevresine olay ufku denir.

Not: Yazıda yıldız evrimindeki bazı basamakları basitlik açısından bilerek atladım veya fazla basitleştirdim. İleri bilgi için şunu izleyebilirsiniz.

 

Pulsar Yıldızlarının Aşırı Acıklı Hikayesi

Pulsar yıldızları 1967’de henüz daha 24 yaşında olan Jocelyn Bell Burnell tarafından bulundu fakat Bell genç ve güzel bir kadın olduğu için asla Nobel’i alamadı. Onun yerine keşfi yapmamasına rağmen araştırmanın başında olan Antony Hewish‘e Nobel verildi.

Discovery of Pulsars_detail

Bell 24 yaşındayken. Kedi canını senin.

1967’de 4 dönümlük bir araziye 2 yılda inşa edilmiş dev radyo teleskopları kuasarları gözlemlemek için inşa edilmişti ve bu araştırmaya katılan ve henüz doktorasını yapmakta olan Bell gökyüzündeki bir noktadan eşit zaman aralıklarıyla radyo sinyali geldiğini fark etti. Kasım ayında yaptığı ilk keşifte 1.33 saniyede bir atım gözlemledi ve keşfini araştırmayı yürüten Hewish’e söylemesinin ardından aynı noktaya farklı teleskoplarla bakıp teyit ettiler, ilk akıllarına gelen o noktada insan yapımı bir uydu olduğu ve ondan sinyal gözledikleri oldu fakat o noktada hiçbir insan yapımı cisim yoktu. Bunun akabinde gökyüzünün farklı bölgelerinde de bu atımlardan aramaya başladılar ve çok geçmeden galaksinin her tarafında atım yapan bu cisimlerden buldular. Belirli kesin aralıklarla radyo dalgası yayması akıllı bir yaşam formunun iletişim çabasını andırdığından buldukları atıma LGM 1, yani Little Green Men (küçük yeşil adamlar) adını taktılar.

s.o.s.

Bulgularını yayınlamadan önce toplanan araştırmacılardan bir tanesinin “Neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmiyoruz, belgeleri yok edip her şeyi unutalım.”  diyerek belirttiği gibi araştırma ekibindeki hemen herkes durumun oldukça tuhaf ve anlaşılmaz olduğunun farkındaydı. Bell ve Hewish daha sonra akıllarından “uzaylı” fikri geçse de ciddi olarak bu ihtimale inanmadıklarını söylediler, yaptıkları kontroller ve yayınlamaktan kaçınmalarının sebebi durumun fazla ilginç olmasıydı. Nihayetinde 1968 yılında bulduklarını yayınladılar ve büyük sansasyona yol açtılar.

Pulsar yıldızları bir nötron yıldızı çeşididir. Yıldızlar çekirdeğe doğru kütle çekimi ile dışarıya doğru nükleer tepkimeden doğan gaz basıncının birbirine eşit olduğu hidrostatik dengedeki yapılardır. Yıldızın içine çökmemesini sağlayan, kütle çekimini tutan nükleer tepkimelerdir. Füzyon tepkimesi iki adet hafif elementin birleşerek daha ağır bir elementi oluşturması ve bu birleşme sırasında dışarıya enerji verilmesidir. Yıldızlar ömürlerinin neredeyse tamamını hidrojeni daha ağır helyuma dönüştürerek geçirir. Hidrojenler helyum olarak birleşir ve dışarıya enerji verilir. Hidrojenleri birleştirip helyuma dönüştürecek tepkimenin gerçekleşmesi için belli bir ısıya ihtiyaç vardır ve yıldızlar bu ısıyı doğumları sırasında henüz dev gaz yığınlarıyken kütlesi sayesinde çekirdeğini sıkıştırıp ısıtmasına borçludur. Yeterince ısınan gaz toplarının çekirdeğinde füzyon tepkimesi başlar ve yıldız böylece ateşlenmiş olur. Hidrojeni biten yıldızlar yeterince kütlesi varsa helyumları birleştirmeye başlar. Helyumlar oksijene, oksijenler karbona, karbonlar silikona ve en nihayetinde silikonlar demire dönüşür. İş demire geldiğinde durum değişmiştir, daha önceki füzyon tepkimelerinin hepsi dışarıya enerji verirken demir füzyonu dışarıdan enerji alır. Demir eşiğine gelindiği an yıldızı dengede tutan gaz basıncı hızla düşmeye başlar. Gazdaki mevcut enerjiyi emen demir füzyonu, gazın basıncını azaltarak kütle çekimine karşı koyan kuvveti yok etmiş olur. Kütleçekiminin karşısında duracak kuvvette bir gaz basıncı kalmadığı için de yıldız hızla çökmeye başlar.

Bir yıldızın demir füzyonuna ulaşabilmesi için çok büyük kütlede olması gerekir. Güneş gibi sıradan yıldızlar buna asla ulaşamayacaklar. Füzyonun karbon aşamasındayken güçleri tükenecek ve karbonların birleşme tepkimesini ateşleyecek enerjiyi asla kendilerinde bulamayacaklar. Güneş gibi sıradan yıldızlar karbondan bir çekirdeğe sahip olarak beyaz cücelere dönüşerek ölecekler. Kalan katmanları da uzaya nova olarak dağılacak; geriye ise karbondan, yani elmastan Dünya büyüklüğünde bir top kalacak.

Yüksek kütleli yıldızlar ise  kendi içlerine çökmeyle sonuçlanacak demir füzyonuna kadar gelebilirler. Çökme başladıktan sonra geri dönüşü yoktur. Milyar kere milyar kere milyar ton hızla kendi içinde çökmeye başlar. Bu o kadar büyük bir kütledir ki, çökme sonucu geriye beyaz cücelerdeki gibi kristal yapıda çok sıkışmış atomik madde kalmaz. Kütle çekimi o kadar korkunç boyuttadır ki atomları o kadar kuvvetli itmektedir ki elektronlar protonların içine itilirler. Normalde protonun bir hayli uzağında süzülmekte olan elektronlar gelen baskıya dayanamayıp protona itilirler ve proton elektron ile birleşerek nötronu oluşturur. Nötronun oluşma tepkimesinde çok büyük enerji açığa çıkar ve süpernova patlaması oluşur. Sıkışmış saf nötrondan oluşan çekirdeğin dışındaki katmanlar süpernova ile dışarıya saçılır ve geriye nötron yıldızı kalır.

The Starway to Heaven Nebula Stone Nebula

kabooom

Süpernovalar evrendeki en büyük enerji kaynağıdır, evrende daha sıcak hiçbir yer yoktur. Demire kadar olan bütün elementler yıldızların içinde üretilmiştir. Demirden daha ağır olan elementler ise oluşmaları için gereken enerjiyi asla yıldızlarda bulamazlar zira bir yıldızın enerjisi asla buna yetmeyecektir, demir son duraktır. Daha ağır elementlerin oluşması için gereken enerji ise süpernovalarda bulunur. Altın, gümüş gibi günlük yaşamda yaygın olan ağır elementler süpernovalarda oluşmuştur.

Lightsmall-optimisedPulsarlar kısaca Dünya’dan bakıldığında atım yapıyormuş gibi gözüken bir nötron yıldızı çeşididir. Nötron yıldızlarının manyetik alanı o kadar kuvvetlidir ki, yaptığı ışıma sıradan bir cismin ışımasına benzemez. Sıcak bir cisim her yöne ışıma yapar. Fakat manyetik alanı pulsarlar kadar güçlü ise bu mümkün olmaz, ışık (ışık elektromanyetik dalganın gözle görülen spektrumuna verilen addır ve radyo dalgası, mikrodalga, kızılötesi ile ışık aynı şeyin farklı enerjideki halleridir, hepsi elektromanyetik dalgadır) dışarıya kaçamaz. Pulsarın yaydığı ışıma manyetik alana yakalanır ve kutuplara çekilir ve sadece manyetik alanın yüzeye dik olduğu kutuplarda dışarıya kaçabilir. Bu sebeple sadece kutuplarından ışıma yapar.

Pulsarın ışıması atımlar halinde değildir, süreklidir. Fakat deniz feneri etkisi adı verilen durum sebebiyle Dünya’dan bakıldığında atımlar halindeymiş gibi algılanır. Tıpkı Dünya gibi pulsarlar da kutupları hizasında dönmezler. Eksen eğikliği sebebiyle kutuplarından gelen ışıma tıpkı deniz fenerindeki gibi belli aralıklarla bize doğru döner, bu sebeple belli aralıklarla dalga yakalarız.

Pulsarlar oldukça korkunç cisimlerdir ve onları keşfeden Bell’e haksızlık yapılmıştır. Bell daha sonraları durumu tevazuyla karşılamıştır ve bölüme ilk başladığım sene kendisiyle konuştuğumda kendisini rahat anlamam için aksansız konuşmaya çalışacak kadar da ince bir insandır. Güncel astrofizik ders kitaplarında kendisinin trajedisini anlatan bölümler mevcuttur.

Türcülük Doğaldır

Doğal olan her şey en iyisidir dürtüsüyle yanıp tutuşan naif güruh eski eğlencesi olan teknoloji karşıtlığını bırakıp türcülük karşıtlığına geçmiş gibi gözüküyor. Teknoloji karşıtlığı; şehirlerde yaşadığımız için özümüzden koptuğumuzu iddia eden, ve teknoloji olmasaydı ortalama 35 yıl yaşayacağını bilmeyen insanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Bir hayvan türü olarak fazla ileri gittiğimizi öne sürenlerin yeni iddiasına göre türcülük ırkçılığa denktir ve doğa dışıdır. Halbuki türcülük ne ırkçılıktır ne de doğa dışıdır.

Öncelikle türcülük doğaldır. Bir hayvan türünün kendi türünü diğerlerinin önüne koyması sadece doğal değil, aynı zamanda evrimsel açıdan zorunluluktur. Hayvan sevgisi takdir edilecek bir durum; kişisel disiplinden, ahlaki inanıştan veya dinden ötürü hayvan yememek kişinin kendi bileceği bir iş ve kişisel fikrime göre de takdir edilesi. Gelgelelim et yemeyi vahşet olarak addetmek ve et yiyenlere saldırmak haddini bilmez bir davranış. Doğal olmamaktan bu kadar yakınan insanların köpek dişli bir omnivor olmasına rağmen et yememenin doğal olmadığının farkında olmaması ise gülünç bir durum.

cute

insan yemeyen ama fare yiyen iki yüzlü türcü ve faşist kedi

İnsan hem etçil hem otçuldur. İkisini de yemesi gerekecek biçimde evrimleşmiştir. Et yemeli miyiz tartışmasını tek başına anlamsızlaştıran köpek dişini evrimle kazanmamızı sağlayan 2 milyon yıl önceki insanımsı primatlar, yırtıcıların leşlerini yiyerek proteinle beynin gelişmesini sağlamıştır. Et olmasaydı insanımsıların diğer primatlardan bir farkı olmazdı. Et yemenin birkaç yüzyıl önce siyasi sebeplerden yüceltildiğini zanneden bilimdışı iddialar evrimin milyon yıllık zorunluluklarının yanında bahsi geçmeyecek kadar anlamsızdır, dolayısıyla erkek egemenliğiyle eti bağdaştıran rezil iddiaların Dünya’nın öküzün boynuzları arasında durduğu iddialarından bir farkı yoktur, yaşadığı çağdaki bin yıllık bilimsel ilerleme dışında.

Et yeme meselesinin türcülükle ilişkisi şundan kaynaklanıyor, türcülüğün kötü bir şey olduğunu iddia edenler dana eti yendiğinin fakat köpek eti yenmediğini söylüyorlar. Et yiyen bir insana, kendisinin köpeği olduğunu hatırlatıp onu da yer miydin diye soruyorlar. Esasen bu sorudaki yetersizlik insanın yediği hayvan konusunda seçim yapan tek canlı olduğu sanrısından kaynaklanıyor. Doğada hayvanlar önüne gelen her canlıyı yemez, avı konusunda seçici olmak insana mahsus bir şey değil. Evcil köpeğin yenmediği meselesine gelince, elbette ki insanlar köpeği yemezler. Evrimle insan ve köpek arasında bağ oluşmuştur, insanlarla yakınlaşan bazı kurtlar insanlarla yaşadığı ve onlar tarafından seçildiği için köpeğe evrilmiştir. Köpek insanların artıklarıyla beslendiği için bu birlikteliği seçmiştir, insan ise kendine fiziksel koruyucu bulduğu için. İnsan ve köpek arasında mutualist ilişki vardır. Köpek insanın avı değildir, hiçbir zaman da olmamıştır, yenmesi için hiçbir sebep yoktur ve danaların aksine yenmemesi tamamen doğaldır. Doğada halihazırda hiçbir mutualist hayvan birbirini yemez, bir gergedan asla üzerindeki keneleri temizleyen kuşları yemeye kalkışmaz.

İnsanın yediği hayvan konusunda tür kayırması tamamen doğaldır. Kediyi, köpeği yemeyip başka hayvanları yemesi doğa dışı bir davranış değildir; bu tarz ayrımcılık bütün hayvanlarda görülür. Türcülük asla ırkçılık, cinsiyetçilik veya homofobi gibi bir ayrımcılık olamaz. Bu ayrımcılıklar insan türü içindeki tamamen eşit bireylere yapılan hiçbir biyolojik dayanağı olmayan haksızlıklardır. Türcülük ise doğadaki her hayvanda görülen türün kendini diğerlerine karşı koruma dürtüsüdür. Oldukça basit açıklamak gerekirse bir aslan hiçbir zaman başka bir aslana saldırmaz, kendi türünü en iyi şekilde devam ettirebilmek için ceylana saldırır.

tumblr_mew6lzoGtf1qhh6n0o1_500 (1)

hayatında besin piramidi tabirini duymamışlar tarafından yapılan dünyanın en hatalı görseli

İnsan besin zincirinin en tepesinedir. Bunu iddia etmek insanı doğadan soyutlamaya çalışmak değildir. İnsanın kendini besin zincirinin en tepesinde hangi hakla gördüğünü sorgulayanlar besin zincirinin ne demek olduğunu bilmiyor olmalılar, bunu reddetmek bilen insan için mümkün değil. İnsan tabii ki besin zincirinin tepesindedir, bütün hayvanları yakalayıp avlayabilir; bunu söylemek insan canı diğer hayvanların ve bitkilerin (hep unutulurlar bu tartışmada) canından kıymetlidir demekten ziyade açık bir gözlemdir.

Türcülük doğaldır, et yemeyen bir omnivor olmak ise doğal değildir. Türcülük her hayvanda görülen evrimle kazanılmış bir özelliktir. İnkar edenlerin şu soruları cevaplaması lazım, yanan bir binadan hangisini kurtarırsınız, köpeği mi insanı mı? İnsanı elbette, bu kolay soruydu. Peki bir seçeneğin ölmesini seçmek zorunda kalsanız hangisini seçersiniz; 100 geyik mi, 50 köpek mi, 1 insan mı? 10 bin geyik mi, 1 insan mı? 1 milyon köpek mi, 1 insan mı? Abartılı sayılarda dahi insanı kurtarmayı seçiyorsanız tebrikler, türcüsünüz ve bu tamamen doğal ve doğru bir davranış.

Plüton Neden Gezegen Değil

Özel ilgisi olmayan hemen herkes Plüton’un bir zamanlar gezegen olup artık olmamasına alaycı bir biçimde yaklaşarak milyar senedir Güneş Sistemi’nde dolaşan bir gezegeni bilim adamları ne hakla gezegenlikten çıkarıyor yorumu yapıyor. İlk bakışta Güneş’in etrafında dönen bir gezegenin sırf insanlar yeterince büyük kabul etmediği için gezegenlikten çıkarıldığı düşünülebilir fakat bu yanlış olur. Öncelikle bir gezegenin ne olup ne olmadığını anlamak gerekir.

pluto

havada duran yuvarlak kayayı görenler şaşkınlığını gizleyemedi

2006 senesinde Uluslararası Astronomi Birliği (IAU) gezegen teriminin hangi gök cisimleri için kullanılıp kullanılmayacağını kesin olarak belirledi. Tanıma göre Güneş Sistemi’ndeki bir gezegenin özellikleri şunlar olmalı:

  1. Obje Güneş’in etrafında dönmeli.
  2. Küresel şekle sahip olmasına yetecek kadar kütle çekimi kuvvetine sahip olmalı.
  3. Yörünge civarını temizlemiş ve tek başına olmalı.

Plüton ilk iki kurala uyuyor. Üçüncü kural hemen anlaşılmayabilir. Bu kurala göre bir gezegen, gezegen oluşumu bittiği sırada kütle çekimsel olarak dominant olmalıdır. Uyduları dışında kütlesel olarak onunla kıyaslanabilecek herhangi bir obje yörüngesi etrafında olmamalıdır. Plüton ve benzeri gök cisimleri, ilk iki kurala uyup üçüncü kurala uymadıklarından dolayı cüce gezegen olarak adlandırılırlar. Bu tanıma uyan her gök cismi cüce gezegendir. Plüton gibi cüce gezegenler üçüncü kuralı ihlal ederek Güneş etrafındaki yörüngelerini kendilerine benzer bir çok Kuiper Kuşağı cismi ile paylaşırlar ki kendileri de Kuiper Kuşağı’na dahildir.

Dünya’nın Güneş’e olan uzaklığı işlem kolaylığı için 1 AU (Astronomical Unit / Astronomik Birim) olarak tanımlanmıştır. Kuiper Kuşağı, Güneş’ten uzaklığı 30 AU ile 50 AU arası olan bir bölgede yer alır ve Güneş Sistemi’nin doğumundan artakalan küçük gök cisimleri buradadır. Kuiper Kuşağı, Asteroit Kuşağı ile karıştırmamalıdır; Kuiper son gezegen Neptün’ün ötesindedir ve sistemin oluşumundan artakalandır, Asteroit Kuşağı ise Mars ile Jüpiter arasında Jüpiter’in çok güçlü kütle çekimi yüzünden birleşip gezegen oluşturmayı başaramamış asteroit oluşur. Kuiper Kuşağı mensupları kaya ve metalden oluşan asteroitlerin aksine metan, amonyum ve su buzu içerir. Kuiper Kuşağı’nın ötesinde ise 100 bin AU mesafeye kadar uzanan Oort bulutu yer alır.

Kuiperbelt-1

plüton yılan gibi süzülüyor

Plüton Kuiper Kuşağı’nın en ünlü sakini olduğu için bu kuşaktaki gök cisimleri plütino olarak isimlendirilmiştir. Plütinolar Neptün ile 2:3 rezonansındadır, bu da şu demektir ki Neptün Güneş etrafında 3 tur attığında plütinolar 2 tur atarlar. Bu rezonans Neptün ile Uranüs’ün sistemin genç yıllarında yaptıkları göçten kaynaklanır. Gezegen oluşum teorilerine göre Neptün ve Uranüs en başta sistemin iç taraflarında Güneş’e yakın bir yerde vücuda geldiler. Fakat gaz devi gezegenlerin (sistemin dış tarafında bulunan Jüpiter ve Satürn) kütle çekimleri dolayısıyla dışarıya göç ettiler ve Neptün göç sırasında küçük cisimleri kendisiyle rezonansa soktu. Ayrıca göç yolu sırasında görece küçük gök cisimlerinin Jüpiter ve Satürn ile etkileşimine neden oldu.

İşte bu Kuiper Kuşağı’nda yer alan Plüton kendisi gibi bir çok gök cismi ile yan yana yörüngede süzülmektedir. Gezegenlerde böyle bir durum yoktur, her bir gezegen kendi küçük uydusu dışında benzer bir cisimle komşuluk yapmaz. Dünya, kendisinden küçük Ay ile yörüngesindeki diğer her türlü cismi kendine katarak temizlemiş halde gitmektedir. Mars, Dünya’nın hemen ötesinde; kendi temiz yörüngesinde uydularıyla beraber hareket eder. Plüton gibi cüce gezegenler ise aynı yörüngede hep beraber gitmektedirler. Bu sebepten ötürü Plüton’un gezegen olması mümkün değildir.

kbo_size

taş koleksiyonum ne yazık ki etkileyici olmaktan çok uzakta

Ayrıca Plüton Kuiper Kuşağı’ndaki en meşhur cisim olsa da en büyüğü değildir. 2005 yılında keşfedilen Eris cüce gezegeni Plüton’dan daha büyüktür. Acıklıdır ki Eris’i keşfeden gök bilimciler hali hazırda gezegen olan Plüton’dan daha büyük bu cismin kesinlikle gezegen ünvanı alacağından ve 10. gezegeni bulan insanlar olacaklarından emindiler. Hatta daha önceleri feminist dürtülerle kendisine Zeyna, uydusuna da Gabriel dedikleri bu gezegenin ismi için yarışma açmış, dünyanın her yerinde kendi coşkularına ortaklar bulmuşlardır. Fakat Eris’in keşfinden sadece bir yıl sonra gezegen tanımı kesin olarak yapılmış ve Plüton ile beraber Eris’de gezegenlik şansını yitirmiştir.

Ay’a Aslında İnilmedi Safsataları

Şüpheci olmakla enayi olmak arasında ince bir çizgi varmışçasına bir sürü insan sırf şüpheci gözükmek uğruna en dayanaksız komploları dahi kabul eder hale geldi. Üstelik şüphecilikle enayilik arasında ince bir çizgi falan yok; aralarında dev, muazzam bir Çin Seddi var. Bunlardan en popüleri Ay’a inişin aslında gerçekleşmediğini öne sürmek. Komplo hem ABD’ye karşı gelme gibi bir misyonuna hem de tüm insanlık tarihinin bence en önemli olayını reddederek marjinallik kazandırma işlemine hizmet ettiğinden çok rahat kabul edilir oldu. Fakat ne komployu öne sürenler ne de komplonun kendisi bir bilimsellik taşıyor. Sanılan şey, 1969’da Ay’a yolculuğun stüdyoda sahte bir iniş videosu hazırlamaktan daha zor olduğu. Aslında durum tam tersidir, Ay’a inme teknolojisi vardı fakat onun sahtesini yapma teknolojileri yoktu.

Buzz Aldrin Collects Rocks

ay’a inişin tadını en çok çıkaran gene çocuklar olmuştu

En yaygın inanış komplo teorileri arasında malumunuz Stanley Kubrick vakası. Söylenene göre ABD gerçekte Ay’a gidemeyeceğinden 2001 filmi ile gözüne giren Kubrick’i videoyu çekmesi için işe almış. Kubrick’in mason olmasıyla da iyice iştah açan bu teorinin dayandığı herhangi bir bilimsel kavram yok. Şu anda insanlar için Ay’a gidilmiş gibi gösteren bir video hazırlamak, Ay’a gerçekten gitmekten çok daha kolay ve olası gözüküyor, özellikle 1969 senesi için. Fakat işin aslı böyle değil, o tarihte video hazırlamak Ay’a gitmekten gerçekten daha zordu. Bunu anlamak için iki konu üzerinde durmakta fayda var.

Birincisi, roket teknolojisi sanılandan çok eski bir teknoloji. 1633’te Hezarfen Çelebi’nin abisi Lagâri Hasan Çelebi roket tasarlamıştır. Tasarladığı roketin içine girerek Sarayburnu’ndan Topkapı Sarayı’na gittiği söylenir, her ne kadar abartı olduğu ayan beyan ortada olsa da roket teknolojisinin geçmişe ne derece uzandığını anlamak için önemlidir. Roketler İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli halkalarından birini oluşturmuştur ve 1920’lerden beri nasıl daha uzak mesafelere roket gönderileceğine dair çalışmalar ölüm kalım savaşı verircesine ilerlemiştir. 1940’larda yörüngeye oturacak bir roket dahi tasarlanmıştır, roket teknolojisinin bu denli gelişmesinin sebebi on yıllar boyunca en önemli teknoloji olarak görülmesi ve üzerine yoğunlaşılmasıdır. Savaş bitince Alman mühendisler ABD ve Sovyetlere göç etmiş ve bildiklerini bu iki ülkenin teknolojisini geliştirmede kullanmıştır. Soğuk Savaş zamanının da en önemli teknolojisi nükleer silahların nasıl atılacağının çözümü olan roketler olunca, 1960’larda çok ileri bir noktaya gelmiştir.

733px-Lagari

tamam akşam haberleşiriz o zaman

Film teknolojisi ise çok ilkeldi. Görsel efekt namına bir şey yoktu, daha televizyonda renkli yayın yapılamıyordu. Stanley Kubrick’in dehasını kullanıp 2001’deki gibi ikna edici çekimler yaptığını düşünebilirsiniz fakat bu doğru olmaz. Öncelikle Apollo 11’in Ay’a iniş videosu kısa bir görüntü değil. Televizyondan yayınlanmış ve saatler sürmüştür. Üzerinde oynanacak kısa bir görüntü kaydı değildir. Bu saatler süren filmde astronotlar az yerçekimli ortamda hareket etmektedirler, bu dönemin video manipülasyonuyla yavaş çekim tekniği kullanılarak yapıldığı varsayılabilir. Bunun mümkün olamayacağının nedeni ise o düzeydeki yavaş çekim tekniğinin High-speed kameralarla çekilip, ardından FPS (Frame per second) ayarlarıyla oynanarak yavaş çekimde gösterilebileceği, ve High-speed kameraların o tarihte icat edilmemesidir.

Film manipülasyonunun Ay’a gitmekten daha zor olması gerçeğinin yanında, bir diğer husus Ay’a sadece bir kez gidildiği ve onun da gerçek olmadığı yanılgısıdır. Komplocuların sandığına göre günlerden bir gün ABD halkı televizyonlarında Ay’a inildiği haberini görmüş ve ülkelerine olan bağlılıkları artmış, emperyalizm bir kez daha zafer kazanmıştır. Fakat bu tamamen yanlış bilgidir, Ay’ın yörüngesine birçok kez gidilmiş ve insanoğlu toplamda 6 kez Ay’a inmiştir. Ay’a yapılan Apollo programı dahilindeki başlıca yolculuklar şunlardır:

  • Apollo 8 ve 10: Ay’ın yörüngesine oturup, ardından dönmüştür. Sırasıyla 1968, 1969.
  • Apollo 11: Ay’a ilk iniş. Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Michael Collins. Collins Ay’ın yörüngesindeki araçta kalmış ve Ay’a ayak basamamıştır. Armstrong ve Aldrin ana araçtan ayrılan başka bir modülle Ay’a inmiştir. Listenin devamındaki her üçüncü kişi Ay’a inmemiş ve Collins gibi yörüngedeki araçta oturmuştur. 20 Temmuz 1969
  • Apollo 12: Ay’a ikinci iniş. Charles (Pete) Conrad, , Alan Bean, Richard Francis Gordon. 1969.
  • Apollo 13: Yakıt arızasından dolayı Ay’ın yörüngesindeyken iniş iptal edilmiş ve Dünya’ya geri dönmüştür, mürettebatı kurtulmuştur.
  • Apollo 14: Ay’a üçüncü gidiş. Alan Shepard, Edgar Mitchell, Stuart Roosa. 1971.
  • Apollo 15: Ay’a dördüncü gidiş. David Scott, James Irwin, Alfred Worden. 1971.
  • Apollo 16: Ay’a beşinci gidiş. John Young, Charles Duke, Thomas Mattingly. 1972.
  • Apollo 17: Ay’a altıncı gidiş. Eugene Cernan, Harrison Schmitt, Ronald Evans. Schmitt bir jeolog olarak Ay’a iniş yapan ve bir NASA programına katılan ilk bilimcidir. 1972.
moon_2421085b

hiç kimsenin tanımadığı apollo 17 astronotu. yazık.

Görüldüğü üzere Ay’a sadece bir tane sahte film hazırlanarak gidilmemiştir. Altı kere yapılan Ay yolculuğunun her seferinde başka kameralarla görüntü kaydı alınmıştır. 1969’da sahtekarlık yapıldı demek hem ardından gelen seyahatlerdeki çekimlerde de sahtekarlık yapıldığını iddia etmektir, hem de onlarca yapılan Apollo programında çalışan binlerce fizikçinin ve mühendisin hakkını yemektir. Apollo programında çalışan binlerce insanın da işin içinde olduğunu ve dışarıya hiç bilgi sızmadığını iddia edecek kadar gerçeklikten kopuk birine karşı ise söylenecek hiçbir şey yok.

Aslında buraya kadar söylenenler lafügüzaf. Ay’dan gelen onlarca kaya örneği bütün dünya tarafından incelenmiş ve dünya dışı olduğu farklı milletlerden farklı bilimciler tarafından kanıtlanmıştır. Ayrıca Ay’a olan uzaklığımızı şu an Apollo ekiplerince kurulan alıcı vericilerle ölçüyoruz. Lunar Laser Ranging deneyi adındaki bu yöntemle Dünya’dan Ay’a ışık yollayıp oradan yansıyan ışığın ne kadar sürede geri geldiği bulup aradaki mesafeyi ölçüyoruz. Hala kullanılan bu yöntem bile Ay’a inişin somut bir kanıtı.

stanley-kubrick

dünyanın en karizmatik insanı

Ay’a inilmiştir, üstelik altı kez. Bu yazıda hep söylenegelen aslında bayrak dalgalanıyordu (motordan gelen havadan), ışığın açısı farklıydı söylemlerine yer vermeye dahi gerek görmedim. Stanley Kubrick’in ise sahte filmi çekmediği şuradan anlaşılır, eğer filmi Kubrick çekmiş olsaydı o bayrak dalgalanmazdı.

Ay’a ikinci ayak basan ve Ay’a ayak basarken “Senin için küçük bir adım olabilir, ama benim gibi ufak tefek bir adam için büyük bir adım.” diyen Buzz Aldrin’in onu taciz eden bir adamı yumrukladığını buradan izleyebilirsiniz. Ay’a seyahat ile ilgili For All Mankind belgeselini daha fazla bilgi için mutlaka izleyin.

Kadınlar Oy Hakkı Kazanmadan Önce Nükleer Silahlar Yoktu

Yapılan bir araştırmaya göre dondurma tüketimi arttıkça boğulma vakalarında artış gözüküyor. Bir başka araştırma da gösteriyor ki, organik gıda tüketimi yaygınlaştıkça otizm vakaları artmakta. Bu iki örnekteki korelasyon ve birbirinin çıkarımı olarak sunulan vakalar oldukça anlamsız gözükürler ve anlamsızlardır da, bunun sebebi korelasyonun nedenselliği doğurmamasıdır. Correlation doesn’t imply causation yani korelasyon nedenselliği doğurmaz ilkesi bilimsel yöntemin temellerindendir ve bilim dışı günlük hayatta da sıkı sıkıya uyulması gereken bir kuraldır.

İlke şuna dayanır, elimizdeki iki veri birbiri ile uyum içinde olabilir fakat bu iki verinin birbirleri ile ilişkili olduğu ve birinin diğerinin nedeni olduğunu, kısacası neden-sonuç ilişkisi içinde olduğu çıkarımını yapamayız. Hava sıcaklığının korsan sayısı ile yüksek korelasyonda olması herhangi bir manaya gelmez. Tesadüfler gerçekten vardır.

dondurma yerseniz insanlar ölür

Tıpta Hill kriteri olarak adlandırılan kriterler elinizdeki verilerin bilimsel karşılığı olup olmadığı ve sahip olduğunuz korelasyon ile herhangi bir nedenselliğe varıp varamayacağınızı anlatır. Buna göre birbiri ile ilişkili iki olayın neden-sonuç ilişkisine sahip olup olmadığını anlamak için şu yöntemler izlenmelidir:

  • İlişki: Sebep sonuçtan önce gerçekleşmeli.
  • Tutarlılık: Sebep sürekli ve tutarlı bir biçimde sonuca sebep olmalı.
  • İstastiki Sağlamlık: İlişkinin doğurduğu sonuçların şans eseri oluşması çok zor olmalıdır.
  • Uyum: Neden-sonuç ilişkisi mevcut bilgilere ve teorilere uygun olmalıdır.

Fakat şurası önemli ki, korelasyonun nedenselliği doğurmaması herhangi bir veriler grubunun korelasyonunu değersiz kılmaz. Örneğin ilk örnekteki dondurma tüketimi ile boğulma vakalarının artmasının ilişkisi anlamsız değildir. Biri diğerini doğurmaz, dondurma tüketiminin boğulma ile herhangi bir ilgisi yoktur fakat bu ikisinin aynı anda artması bir veridir. Bu iki sonucun aynı anda gerçekleşmesi ortak bir nedeni işaret edebilir, bu örnekte bu ikisi varlığını havaların ısınmasına borçlu. Havalar ısınır, dondurma alan insan da artar, denize girdiği için boğulan insan da. Kısacası aynı anda artan veya azalan iki olay, kısacası korelasyon sahibi iki durum; birbirlerinin nedeni ve sonucu olmak zorunda değildir. Tamamen birbirlerinden kopuk da olabilir (tesadüf durumu) veya ortak bir nedenin iki farklı sonucudur.

pchart1

sözelcilerin bile anlayabileceği bir grafik

Bu ilke bilimsel metot açısından oldukça önemli olmasına karşın günlük yaşamda çok sık delinir. Yapılabilecek en çiğ ve zavallı yorumlardan biri olan “AKP’den önce internet kullanımı çok azdı, AKP ile birlikte bu oran arttı.” lafını söyleyen bakancık bu ilkeyi delerek kitlesine kendisini takdim eder, fakat AKP’nin iktidarda olması ile internet kullanımı arasında nedensellik yoktur; ikisi de 2002’den bu yana 12 yıl geçmesinin iki farklı sonucudur. Bu tarz rezil ikna yöntemleri kullanan gerek siyasiler gerekse günlük hayattaki argüman fakiri insanlara karşı korelasyonun nedensellik doğurmadığı ilkesini akılda tutmak hayat kurtarıcı olacaktır. Bu ilke bütün bilimsel metot yöntemleri ile birlikte daha yaşanılabilir sosyal ilişkiler için insanlara döve döve öğretilmesi gereken bir ilkedir.

Korelasyon nedensellik doğurmaz ilkesi ile ilgili düşülebilecek en büyük tuzak bütün korelasyonların neden sonuç ilişkisi doğurmadığına dair fazla emin olmak ve her türlü korelasyonu reddetmektir. Örneğin çocukluğunda izcilik yapmış insanların daha fazla para kazandığı bilgisine karşı canhıraş bir şekilde “ama korelasyon nedenselliği getirmez” demek yanlıştır. Çünkü izcilik yapmış çocuk büyük olasılıkla orta sınıf bir aileden geliyordur ve alt sınıflara göre kariyer sahibi olması daha olasıdır. İzcilik yaparken edindiği liderlik ve sosyal beceriler onun kariyerinde yükselmesine ve haliyle zengin olmasına sebep olabilir. İzcilik ve para kazanma neden sonuç ilişkisinde olmasa da ikisinin bağı mevcuttur, bunun göz ardı edilmemesi gerekir.

correlation

espri pek iyi değil ama çizim süper

Korelasyon nedensellik yanılgısına benzer bir diğer konu da Latince “post hoc ergo propter hoc” olarak adlandırılan bundan sonra, dolayısıyla bunun yüzünden yanılgısıdır. Bunun en güzel örneğini fizikçi Carl Sagan vermiştir, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı kitabında bilimsel metotta izlenmesi gerekenleri sıralarken bu yanılgıdan bahseder ve örnek olarak kadınların oy hakkı elde etmesinden önce nükleer silahların olmadığından bahseder. Bilgi doğrudur, fakat kadınların oy hakkı kazanması nükleer silahlardan önce olmasına rağmen sonrakinin sebebi değildir. Bir şeyin önce gerçekleşmesi, sonrakinin sebebi olduğu anlamına gelmez.

Correlation does not imply causation, but it does waggle its eyebrows suggestively and gesture furtively while mouthing “look over there”.

Karikatür ve alıntı: http://xkcd.com/552/

Sonsuz Evrenin Getirdikleri

Cesur Yeni Dünya kitabının yazarı Aldous Huxley’in dedesi Thomas Huxley azılı bir Darwin savunucusu olmasıyla tanınır. Charles Darwin bilimsel tartışmalardan hiç haz etmediği için tartışmalardan kaçardı ve tartışma işini Thomas Huxley büyük bir tutkuyla gerçekleştirirdi, öyle ki kendisi Darwin’s Bulldog olarak nam salmıştı. Evrime karşı hala daha gelen evrimsel gelişimin rastgele olduğu ve bu kadar kompleks sistemlerin rastlantısal ürünler olamayacağı sorusuna bir cevap geliştirmiştir. Evrim rastgele veya tesadüfen değildir, milyonlarca yıllık sistematik hayatta kalma gelişimidir ama Huxley’in teorisi tamamen rastlantısal olsa bile ne olurdu sorusunun cevabını verir, yeterli süre geçerse her şey olur.

 Shakespeare Yazan Maymun olarak adlandırabileceğimiz teoreme göre sonsuza kadar yaşayan bir maymun bir daktiloya rastgele basarak bir Shakespeare eseri yazabileceketir. Rastgele tuşlara anlamsızca basarak bir oyun yazmak çok çok düşük bir olasılıktır ama imkansız değildir. İmkansız olay; fizik kurallarına aykırı olan, gerçekleşmesi sonsuz zaman ve şans verilse dahi gerçekleşmeyeceği kesin olan durumdur. Olasılıksız (improbable) olay ise gerçekleşmesi sağduyuya göre mümkün olmayan, fakat matematiksel ve fiziksel olarak bir aykırılığı bulunmayan çok düşük olasılıklı durumlara denir. Bir maymunun Shakespeare eseri yazması da olasılıksıza örnektir, kısıtlı zamanda (bu kısıtlı zaman birkaç gün değil milyonlarca yıl da olabilir) yazması mümkün gibi durmaz, fakat sonsuz maymun yazmaya çalışsa veya bir maymuna sonsuz zaman verilirse nihayetinde bu olasılığı düşük olay kesinlikle gerçekleşecektir.

sikeryum avm’de düzenlenen kuantum liderlik kitabının imza gününde yazarın mutluluğu gözlerine yansımıştı

Şimdi, evrenin bir ucunda sizinle aynı hayatı yaşayan birisinin olduğunu düşünün. Tamamen aynı tarihe sahip bir dünyada, aynı ailesi ve arkadaşlarıyla, birebir aynı görünümde, aynı duygularla, aynı bilinçle. Sizden bir tane daha. Bunun için Dünya oluştuğundan beri gerçekleşen bütün olayların da aynı olması gerekli. Sadece sizin ve insanlara bağlı olayların aynı olması değil, aynı zamanda gezegenin ve gezegenin komşusu bütün gök cisimlerinin de her bir zerresine kadar aynı olması gerekli. Evrenin bir ucunda bunun gerçek olma olasılığı çok çok çok düşüktür fakat bu imkansız bir olay değildir.

Eğer evren sonsuzsa, bu durum kesin olarak gerçekleşecektir. Sonsuzluk hakkındaki ne büyük yanılgılardan biri sonsuzluğun çok büyük bir sayı olduğunu zannetmektir. Sonsuz kavramı bunun ötesindedir, sonsuzluk zaman aralığı olarak alındığında her şeyin, fizik kurallarına uyduğu sürece gerçekleşeceğini söyler. Yukarıdaki örnekte olasılık çok düşüktü fakat sonsuz bir zaman aralığı verildiği için bu olay kesinlikle gerçekleşir.

Eğer evren sonsuzsa, sizin aynınızdan sadece bir tane olmaz. Sonsuz tane olur. Birebir sizle aynı sonsuz sayıda insan evrenin belli köşelerinde sizin yaptığınızın aynısını yapıyor, bu yazıyı okuyor. Birebir aynı olmasının dışında ufak tefek farklılıklarda da kendinizden mevcut, sizin bütün hayatınızdan tek farkı bugün 10:20 yerine 10:21’de uyanması olan veya üç gün önce 57 çekirdek yerine 58 çekirdek çitlemek olan örnekler de evrenin dört bir tarafında sonsuz sayıda var.

nasa_1622185c

herkesin etkilendiği uzay fotoğrafı gene etkiledi

 Paralel evren diye bahsedilen konu bununla alakalı olmamakla birlikte paralel evren adı altında incelenen fantezi dünyasını bu yorumlama gerçek kılar. Paralel evren tabiri kuantum kuramından doğan bir fikirdir, yazının kalanında bahsedeceğim mevzu çoklu evrenler (multiverse) ile ilgilidir. Paralel evrende kovboy olabilirim gibi fanteziler sonsuz evrende sonsuz kere gerçekleşir zira kovboy olmak fizik kurallarına aykırı değildir, dolayısıyla imkansız da değildir, olasılıksızdır fakat sonsuz olasılık arasında mevcuttur. Evrenin bir köşesinde sizin aynınız kovboyluk, samuraylık, başbakanlık, seri katillik yapıyor üstelik sonsuz sayıda.

Şunu anlamak önemli, bu bahsedilen alternatif yaşamlarınız paralel evren anlatımlarındaki gibi bambaşka bir diyarda değil, bunlar uzay gemisine binip ziyaret edebileceğiniz yaşamlar. Yetkin bir uzay aracıyla dünyanın en zengin insanı olduğunuz halinizi ziyaret edebilirsiniz, ya da sizin hayatınızdan tek farkı diğer halini ziyaret etmemek olan versiyonunuzu ziyaret edip onu şaşırtabilirsiniz.

Bütün bu örnekler olasılıksız koşullar içindi ve olasılıksız fizik kurallarına dahil olan düşük olasılıklı olaylar için tanımlanmıştı. Fakat eğer bahsedilen çoklu evrenler gerçekse ki bunlar her ne kadar popüler oldukları için sahte bilim tarafından sömürülüyorsa da bilimsel karşılıkları vardır (Inflation Theory), fizik kuralları sadece bizim evrenimizde kanun olduklarından farklı fizik kurallarına uyan evrenler de mevcut demektir. Dolayısıyla fizik kurallarına aykırı olduğu için imkansız kümesine aldığımız olaylar olasılıksız kümesine girer.

vader-luke-dagobah-cave

illuminati yaz stajı için sizleri çağırıyor

Sonsuz sayıda sonsuz evren olması demek, her türlü olasılığın gerçek olmasının imkan dahilinde olduğu, imkansız diye bir şeyin mevcudiyet anlamında kalmadığıdır. Yani başka bir evrende evrenin çok uzak bir köşesinde Luke Skywalker veya Prenses Leia’sınız, bambaşka bir evrende Gandalf’sınız.

Not: Bu bahsedilenler fiziksel bir gerçeklik belirtmemektedir, yalnızca eğer evren sonsuz ise olacakları içerir. Evrenin sonsuz olup olmadığı kozmolojinin meselesidir, burada eğer evren sonsuzsa fikrinden yola çıkarak basit matematiksel çıkarımlar yapılmıştır.